80 YAŞINDAKİ KÜÇÜK KIZ
Babaannem… Nenem… 85 yaşında. Belki de bu dünyadaki son günlerine yaklaşıyor. Son zamanlarda sık sık hastalanıyor ve ben, hayatımda ilk kez, çok sevdiğim bir insan için bu kadar derin, bu kadar ağır bir acı hissediyorum. Bu acı yalnızca kaybetme korkusu değil. Bu acı, geç kalmış bir fark edişin, insanın içine yerleşip sessizce büyüyen bir pişmanlığın acısı.
Çünkü anladım ki birini sevmek, onu gerçekten görmek anlamına gelmiyormuş. Ben nenemi hep sevdim ama onu hiç görmemişim. Onunla empati kurmak, onun hayatına gerçekten bakmak için bu kadar yıl geçmesi gerekiyormuş. Hastanede gözlerinin içine baktığımda, ilk kez onun gözlerinden dünyaya baktım. O an boğazım düğümlendi. Gözlerim doldu. İçimde bir şey kırıldı ve bir daha asla eski hâline dönmedi.
Bu yazıyı yazmamın sebebi sadece nenemin hikâyesini anlatmak değil. Asıl sebep, sevdiğim bir insana nasıl farkında olmadan saygısızlık ettiğimi, onu nasıl görmezden geldiğimi itiraf etmek. Küçük gibi görünen şeylerin bir insanı nasıl kökten değiştirdiğini göstermek. Belki okuyan biri durur ve kendine şu soruyu sorar: Sevmekle görmek gerçekten aynı şey mi?
Nenem nüfusa beş yaş büyük yazdırılmış bir kız çocuğu. Sebebi çok basit ve çok acı: Daha erken çalıştırılabilsin diye. Bu topraklarda erkek çocuklar askere geç gitsin diye küçük yazılırken, kız çocukları evlendirilebilsin, çalıştırılabilsin diye büyük yazılırdı. Çocukluk, kız çocuklarının elinden kâğıt üzerinde bile çalınırdı. İmam nikâhını da eklediğinizde çocukluk tamamen yok olurdu. Bu bir kader değildi; bu, toplu bir suskunluktu.
Ben tarih anlatmıyorum. Ben, insanın içinde açılan ve nesiller boyunca kapanmayan bir yaraya bakıyorum. Hepimizin içinde susturulmuş bir çocuk var. Ve o çocuğun gözlerinin içine bakmadan, onunla yüzleşmeden, insan kalabilmek mümkün değil.
Nenem beni karşılıksız, koşulsuz ve sessizce sevdi. Ama onun nasıl bir hapishanenin içinde yaşadığını fark etmem yıllarımı aldı. Şimdi düşünüyorum da, onu gerçekten anlayabildiğim için mutlu mu olmalıyım, yoksa bunu bu kadar geç fark ettiğim için yas mı tutmalıyım, bilmiyorum.
Ben nenemi çoğu zaman bir “şeker bankası” gibi gördüm; onu severken bile, aslında görmeyen bir körmüşüm. Harçlık almak için yanına giderdim. O da sorgulamazdı. Hep verirdi. Bugün 34 yaşındayım ve hâlâ neneme gider, harçlık alırım. Bu bana son derece doğal gelirdi. Ta ki bir gün bunun ne anlama geldiğini anlayana kadar. O an kendimden utandım. Çünkü o para sadece para değildi. O para, çocukluğu elinden alınmış bir kızın hâlâ vazgeçemediği bir sorumluluktu. Bir haykırıştı.
Nenem bugün kendi zihinsel hapishanesinde yaşıyor. Hâlâ erkeklere bakmak zorunda hissediyor kendini. Hâlâ yük olma korkusuyla yaşıyor. Çünkü onun “normal” algısı, daha çocukken paramparça edilmişti. Yedi yaşında, elinde bez bir bebekle oynaması gerekirken çalışmaya başlamıştı. Kazandığı her kuruşu, o minicik elleriyle ailesine vermişti. Sanki dünyaya yaşamaya değil, borç ödemeye gelmişti.
Sonra sömürülmek, onun için normal oldu. Sömürülmek, ona öğretilmiş bir dil gibiydi. On üç yaşında — nüfusta on sekiz — evlendirildi. O evlilik bir yuva değil, başka bir hapishaneydi. Dedem alkolikti. Döverdi. Gidecek yeri olmadığını bile bile evden kovardı. Kazandığı her kuruşa el koyardı. Nenem evden kovulduğunda, gidecek yeri olmadığı için evin önündeki bir ağacın üzerinde yatardı. Bir ağacın dalı, onun yatağıydı. Çünkü kimse onu tutacak bir el olmamıştı.
Ailesinden sevgi görmeden evlendirildi.
belki de bu yüzden, hayatı boyunca kendine sormasına bile izin verilmemiş tek bir cümle vardı: Şimdi nüfusa göre 85 yaşında ve nasıl yaşadığını bile bilmeden bu hayattan gidecek. Koca bir ömür… Ama içi bomboş. Ne neden yaşadığını biliyor, ne de nasıl yaşadığını. Belki de hayatı boyunca kendine hiç şunu soramadı:
“Ben de bir şeyler isteyebilir miyim?”
Çünkü ona sadece neye katlanacağı öğretildi. Katlandığı şey, asla katlanılmaması gereken şeyler olsa bile.
O küçük kızın çaresizliğini iliklerime kadar hissediyorum. Kaderini kaç yaşında kabullendi acaba? Beş yaşında mı, on yaşında mı? O yaşta insan kader kabul eder mi? Umutları olan, hayalleri olan o küçücük kız belki çok güzel bir çiçek açacaktı. Ama hiç açmadı. Açmasına izin verilmedi. Bugün hâlâ içinde bir eksiklik olduğunu biliyor, ama neyin eksik olduğunu bilmiyor. Zihni, bu boşlukla başa çıkabilmek için duvarlar örmüş. Yaşamak sandığı şey ise hâlâ yalnızca hayatta kalmak.
Artık gözlerine baktığımda yaşlı bir kadın görmüyorum. Bir köşeye sinmiş, yorgun, küskün, sessizce ağlayan küçük bir kız görüyorum. Elinden tutulmamış. Sesini kimse duymamış. Hayalleri yavaş yavaş silinmiş. Umut etme hakkı bile elinden alınmış.
Ve her baktığımda, o kız bana biraz daha uzaklaşıyor gibi geliyor. Elimi uzatsam tutamayacakmışım gibi. Keşke daha önce görseydim. Belki ilk kez biri ona gerçekten baktığında, gözlerinde minicik bir ışık yanardı. Belki yaşamanın sadece katlanmak olmadığını hissedebilirdi. Ama artık çok geç gibi.
Yine de bu yazı bir veda değil; bu, içimde hâlâ yaşayan o küçük kız için söylenmiş geç kalmış bir söz. Bu yazı bir uyarı. Bugün yaşlanmış olan nenem hâlâ kazandığı her kuruşu ailesindeki erkeklere vermeye çalışıyor. Biz ise yıllarca bunu sorgulamadık. Farkında olmadan, biz de o küçük kıza bir tekme attık. Bilerek yapmadık. Ama geç fark ettik.
Şimdi nenem hasta. Umarım iyileşir. Belki o zaman, hayatında ilk kez, ona bize bakmak zorunda olmadığını anlatabilirim. Yük olmadığını… Hiçbir zaman yük olmadığını. Bunu o küçük kıza anlatabilmeyi diliyorum. Umarım hayat bana bu son fırsatı verir.